cehalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cehalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2015 Salı

Neden zorunlu Osmanlıca.

Devlette türkuaz uygulaması yıllar önce milli takımımıza türkuaz forma giydirterek başladı. TL oldu günün birinde Avro sembolü gibi bir sembol. Oradan, buradan T.C. ibareleri kaldırıldı. Küçük aralıklı bir cami ağı kuruldu. Atatürk ve İsmet Paşa'ya iki ayyaş denildi. Bayrak satıcısı tutuklandı. akapenin polisi halka Atatürk'ün piçleri diye sadırdı. Gericiliğin üniforması türban Çankaya'ya da çıktı, meclise de girdi. Kadınların kapanması için bir çok çalışma yürütülüyor. Sıkmabaş olup akapeye üye olanlara bizlerin ceplerinden maaş bile bağlandı. Çoğu lise imam hatip lisesine dönüştürüldü. Din dersleri ana okuluna kadar indirildi. Okul müfredatlarında din dersleri arttırıldı. Fen derslerinin zorunluluğu tartışılır oldu. Yolsuzluklar günah kategorisinden çıkartıldı yerine hamile kadınların sokakta gezmesi ayıp oldu. Oylar satın alınır oldu, milli irade milli koyunlara dönüştürüldü. Demokrasiden bizi en çok uzaklaştıran önce Evren'in koyduğu %7 ardından akapenin arttırdığı %10 seçim barajı uygulaması devam ediyor. Artık atamızın mirası Çankaya da tedavülden kalktı, ülkemiz kaçak saraydan paralel başbakan tarafından yönetiliyor. Hedef başkanlık yasası çıkartılarak tüm demokratik yapıyı çökertmek. Sonuçta cumhuriyetimizin tüm değerlerine akape tarafından defalarca tecavüz edildi. Cumhuriyetimizin önemli değerlerinden biri de dilimizdir ki son zamanlarda cumcumumuz ona da göz dikmiş durumda. akape Türk düşmanlığını her fırsatta gözler önüne seriyor.

Gelelim Türklerin Osmanlı'daki yerine. Devletin yönetim kademelerinde hiç olmayan bir halk. Osmanlı devleti bir Arap, Pers imparatorluğuydu, Türkler imparatorluk için manyak olduklarından dolayı iyi askerler olarak görülüyorlardı. Ölüme gönderilen piyonlardı. cumcumumuzun gelmek istediği nokta da bu. 

Osmanlıca hepimizin bildiği üzere tamamen Arapça ve Farsça'dan devşirilmiş, sarayda kullanılan yapay bir dil. Yazı dilinde sesli harfler kullanılmadığından yazılan şeylerin doğru anlaşılması sadece şansa bağlı. Alfabesi Arapça.

Şimdi cumcum ister ki tüm halkımız Osmanlıca öğrensin, öğrenemeyen de öğrenemesin, günü geldiğinde resmi dilimizi de değiştirsin cehalet arttıkça artsın, kendisi de hem halife, hem şeyhülislam, hem de padişah olsun. İşte bu nedenle zorunlu Osmanlıca...

6 Aralık 2014 Cumartesi

Cehaletten Doğan Cesaret: Dunning-Kruger Etkisi

4190

Darwin, bunu 19. Yüzyılda fark etmiş ve şu sözlerle ifade etmişti: 

"Cahillik, daha sıklıkla bilgiyi değil, güveni doğurur; ısrarla şu veya bu problemin bilimle çözülemeyeceğini iddia edenler, çok bilenler değil, az bilenlerdir. "


Ancak bu etkinin resmi keşfi ve uzmanlarca tanımlanması, 1996 yılına kadar bekleyecekti. 

Dunning-Kruger Etkisi (DK Etkisi veya DKE), belli bir konuda beceriksiz veya bilgisiz insanlarda görülen, "hayali (sanrılı) üstünlük hissi"ne verilen isimdir. Bu kişilerde, tipik olarak, beceriksiz/bilgisiz oldukları konulardaki becerileri/bilgileri sorulduğunda, gerçekte olandan çok daha yüksek olduğu iddiası görülür. Yani bu kişiler, cehaletlerinden ötürü sahip oldukları cesaret nedeniyle kendilerini bilgisiz oldukları konunun uzmanı ilan edebilirler. 

Bu etkinin sebebinin, belli bir konudaki cehaletten ötürü, kişide o konu hakkında "bilgili" veya "yeterli" olma seviyesine dair güvenilir ve tarafsız bir algının olmayışı olduğu düşünülmektedir. Yani bu kişiler, kendilerini yeterli saymak için ne kadar bilgiye sahip olmalarını gerektiğini bile bilmedikleri için, kendilerini uzman varsayarlar! Bu etkiyi günümüzde yoğun bir şekilde, fizik/astronomi hakkında derin cehalete sahip olmalarına göre uzay konusunda kendilerini uzman sayan astrologlarda, temel mimari hakkında cahil olmalarına rağmen kendilerini uzman sayan "piramidiot"larda, evrim/biyoloji hakkında derin bir cehalete sahip olmalarına rağmen kendilerini bu alanda uzman sayan evrim karşıtlarında ve benzeri bilim-dışı örgütlenmelerde görmekteyiz. 

DK Etkisi'ne güzel bir örnek olarak, evrimsel biyoloji hakkında hiçbir akademik ve bilim temelli arka planı olmayan insanların, kendilerini bu konuda "uzman" ilan etmeleri verilebilir. Bu kişilerin konuya dair hiçbir düzgün fikirleri olmadığı için, kendilerini konu hakkında "yeterli" sayarlar. Halbuki bugüne kadar evrimsel biyoloji hakkında sadece İngilizce dahilinde ve sadece "evrimsel biyoloji" kategorisinde (genel biyoloji, paleontoloji, jeoloji, fizyoloji, kimya, biyomedikal gibi ilgili alanlar dahil bile edilmeden) yazılmış olan 100.000 civarında yayımlanmış makaleden, tüm dillerde yazılan 69.000 civarında akademik kitaptan/bölümden ve bunların içeriklerinden habersizdirlerdir. Bu konudan çok uzak oldukları için, "konu hakkında bilgili" statüsünün ne olduğundan habersizdirler ve kendilerini üstün veya yeterli görürler; cehaletlerinin derinliğinden habersizdirler. 

Yapılan araştırmalar, bu etkinin iki taraflı olduğunu göstermiştir. Yani bir konu hakkında gerçekten ortalamanın üzerinde olan kişiler, kendilerinin bilgilerini küçümsemeye ve az görmeye meyillidirler. Bu kişilerde daha yoğun alçakgönüllülük, spesifik bir konudaki bilgilerinden (aslında doğru olmasına karşın) emin olmama, mütevazi tavırlar ve konu hakkındaki bilgi düzeylerini önemsememe gibi davranışlar görülür. 

Bu etki ismini, 1999 yılında yaptıkları bir dizi deney sonucu bu etkiyi keşfeden Cornell Üniversitesi akademisyenlerinden olan David Dunning ve Justin Kruger'dan alır. İkili, bu etkiyle ilgili yazdıkları makalede şu sonuca varmaktadırlar: 

"Cahillerin/beceriksizlerin/yeteneksizlerin ölçüsüzlükleri kendileriyle ilgili algılarındaki hatalardan; yüksek bilgi düzeyine sahip, becerikli, yeteneklilerin ölçüsüzlüğü ise diğer insanlarla ilgili algılarındaki hatalardan kaynaklanmaktadır. "


Üstelik bu etkinin keşfi de ilginç bir olaydan sonra gerçekleşmiştir: 1995 yılında 44 yaşındaki McArthur Wheeler isimli şahıs, limon suyunun tuhaf kimyası ile ilgili çok derin bilgilere sahip olduğu iddiasıyla, yüzünü limon suyuna buladı ve 2 bankayı üst üste soymaya kalktı. İddiasına göre, limon suyunun görünmez yazılar yazmakta kullanılabilmesini sağlayan "gizemli" kimyası sayesinde, kendisini de "görünmez" kılacak ve bankadaki kameralar onu kaydedemeyecekti. Bankaları soymayı başardı; ancak tabii ki kameralar sorunsuz bir şekilde kaydı yaptı ve aynı gün içerisinde polis, Wheeler'ı kolayca yakaladı. Bu ilginç girişimin sebebi, Wheeler'ın cahilliğiydi. Kimya ve muhtemelen genel kültür hakkında derin bir cehalete sahip olmasına rağmen, cahilliğinin farkında değildi. Dolayısıyla bilgilerinin ortalamadan üstün olduğunu ve polisler ile teknolojiyi kandırabileceğini sandı. Yanıldığı, çok barizdi. 

Araştırma, Cornell Üniversitesi'nde deneklerle yapılan deneyler üzerine 1996'da yayınlandı. 1999'da, araştırma bir adım öteye götürülerek, gerçekten konu hakkında bilgili birinin, cahil birini azıcık eğitmesinden sonra, cahil kişinin kendi bilgisizliğini çok daha isabetli tespit edebildiği ortaya konmuştur. Daha sonradan 2003, 2006 ve 2008'de diğer uzmanlarca yapılan araştırmalarla bu etki doğrulandı ve daha derin detaylar ortaya çıkarıldı. Hatta 2008'de Ehrlinger, bu etkiyi farklı sebeplere bağlamaya çalışan bir araştırma yaptı. Yani etkiyi doğrudan hedef alarak çürütmeye çalıştı. Ancak araştırmasının sonucu, Dunning ile Kruger'ın vardığı sonuçla birebir örtüşüyordu. Bu durum, etkinin geçerliliğini çok daha arttırdı. 

"Beceriksiz ve Farkında Değil: Kişinin Kendisinin Cehaletiyle İlgili Bilgisizliğinin, Kendisini Abartılı Değerlendirmesine Nasıl Neden Olduğu Üzerine... " başlıklı sebebiyle ikiliye 2000 senesinde, Nobel Ödülü'nü satirik bir şekilde alaya alan Ig Nobel Ödülü verildi.

Orospulara yer yok

“Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri vermekle başladı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş”

Başlığın rahatsız edici olduğunun farkındayım. Tam hali şudur: “Müslümanların yanında orospulara yer yok. ” Çünkü İran İslam Devrimi lideri Ayetullah Humeyni, devrimden kısa bir süre sonra yaptığı konuşmada, kadınların İslam ahlâkına uymalarını ve giyimlerine dikkat etmelerini ister. Mitinglerde, sokak gösterilerinde aralarında kara peçeli kadınların da bulunduğu Hizbullahlar, “Ya başörtüsü ya da enseye tokat”, “Müslümanların yanında orospulara yer yok”, “Defolsun Avrupalı kuklalar” diyerek sokaklardaki kadınlara saldırır. Örtünmeden sokağa çıkan kadınlar dövülür, üzerlerine kezzap dökülür. Pek çoğu tutuklanır, tutuklananların ırzına geçilir. 
Şah’ın ülkeden kaçmasından sonra İslam devrimi kadınların zapturapt altına alınmasıyla ete kemiğe bürünür, ilk adım kadınlara dönük atılır, sonra bütün bir topluma yayılır. 
Devam edelim: Kadınlara dönük şiddet sokakla sınırlı kalmaz. “Kadın politikasını” bizzat devlet üstlenir. Televizyon, radyo, gazeteler aracılığıyla İslami giyim ve davranış dayatılır. İslam devriminin kadınlara dönük bildirileri gazetelerde çarşaf çarşaf yer alır, sokaklarda bildiriler dağıtılır. 
“Müslüman bacılarımız İslam giyimini, ahlâksızlığa karşı verilen kavganın bir barikatı, iffetlerinin bir kalesi olarak görüyorlar. Bütün kadınlarımızı giyim kurallarına uymaya çağırıyoruz. ”

Elbette kadınlar üzerindeki faşizan baskıyla sınırlı değildir yaşananlar. İçki yasağı başlar, evlerde içki denetimleri bile yapılır. İçki içtiği tespit edilenler hemen orada kamçıyla dövülür. Solcular, demokratlar, Hizbullah olmayanlar derdest edilir. Cezaevleri İslam devrimine karşı çıkanlarla dolup taşmaktadır. Direnenler öldürülür, darağaçları kurulur. 
30 Mart 1979’da İslam Cumhuriyeti halk oylamasına sunulur. Yüzde 99’luk oy oranıyla yeni rejim kabul edilir; sonuçlar göz kamaştırıcıdır. Seçim sonrası “Balkon konuşması” yapılmış mıdır bilmiyorum ama Molla rejiminin önünde hiçbir engel kalmamıştır artık. Nisan 1979’da bir bildiri yayınlanır: 
“Teşkilatımız İslâm devriminin yerleşip yayılmasını engellemek isteyen her kişi, teşkilat ve devlete karşı ideolojik ve politik yönlerden acımasız bir savaş verecektir. Gerektiğinde silaha sarılmaktan çekinmeyeceğiz. ” Bu bildiri “resmi şiddetin” kolaylaştırıcısı olur; toplumun dini kurallarla yönetilmesine direnen kesimler ezilir. 

O günlerde üniversitelerde neler yaşandığına bakalım. Türban dayatmasının nasıl başladığına ve nasıl başarı kazandığına. Bu bilgileri İranlı kadın yazar Tara’dan edinelim: 
“Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri vermekle başladı. 1979 Şubat’ının üzerinden yedi ay geçmiş, okullar açılmıştı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş. Ceket ve etekten oluşan eski üniformalarımızla gitmiştik okula. Kapıda iki kadın devrim muhafızı bekliyordu. Başörtü takmamız gerektiğini, yarın başörtüsüz geldiğimiz takdirde okula alınmayacağımızı söylediler. Neyle karşılaştığını anlamamanın, nasıl bir tepki göstereceğini bilmemenin şaşkınlığıyla gülmeye başladık. Öğrenciler, hocalar hepimiz gülüyorduk. Güldük ama istenileni de yaptık. Önemsizdi çünkü; komikti. Sabah kapıda devrim muhafızı kadınlarla karşılaştığımızda buruş buruş mendillerimizi çantamızdan çıkarıp, onların gözlerine baka baka alay edercesine bir gülüşle başımıza takıyorduk. Onlar gülmüyordu. Çünkü o küçük tavizin bize ne kaybettirdiğini, kendilerine ise ne kazandırdığını en başından beri biliyorlardı. Çok gençtik, isterse bir saat; başörtüyü yanımıza aldığımız an her şeyin bittiğini bilemeyecek kadar genç. ”

Tara diyor ki yazısının sonunda, 
“Eğer önümüzde ders alabileceğimiz bir İran ve Cezayir örneği olsaydı, kim bilir belki de her şey daha farklı olurdu. ”

Tara ve bilcümle üniversiteli gençti, işin nereye varacağını anlamamıştı, kabul. Ama ifade edilmelidir ki solun neredeyse tamamı, anlı şanlı sol parti ve örgütler tam bir akıl tutulması içindeydi. Kadın sorunları üzerinde çalışma yapan gruplar olanı biteni önemsemiyor, örtünme zorunluluğunun en temel hakkın ihlâli olduğunu görmüyordu. Bir kadın grubunun o günlerde yayımladığı bildiri, yaşananları anlayamamanın ne demek olduğunu göstermekteydi: 
“Peçe takma zorunluluğu varlıklı ve aydın kadınlar için sorun olabilir ama emekçi kadınlarımızın başka dertleri var. İlerici kadınlarımızı uyarıyoruz. Bu sorunu büyütüp varlıklı reaksiyoner kadınların antiemperyalist savaşımımızı etkilemesine ve amaçlarından saptırmasına yol açmasınlar. ”

Halkın Fedaileri gibi sosyalist bir örgütün konuyla ilgili açıklaması ise tartışmaya hacet bırakmayacak ölçüdeydi: 
“Savaşımızda kadın erkek ayrımcılığı yoktur. Giyim kuşam zorunluluğu hakkında birtakım yerli yersiz sözler söylenmiş, ama bunlar geri alınmıştır. Böylelikle bu sorun kapanmıştır. Ne gerek var protestoya. Peçe takmak kötü bir şey demiyoruz, alışmak için zaman gerekli. ”

İranlı yazar Bahman Nirumand’ın “İran’da Soluyor Çiçekler” isimli kitabından yapacağımız alıntıyla, solun, aydınların nasıl bir akıl tutulması içinde olduğunu görelim: “
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak, dedi. Biz solcular ise ılımlılardan daha büyük yanlışlar yaptık. Biz dedik ki, bir yandan gelenekselliği simgeleyen, diğer yandan böyle güzel şeyler vaat eden bu karizmatik önder olmadan Şah’ı deviremeyiz. İkincisi, mollaların devleti yönetebileceklerine inanmıyorduk. Üçüncüsü de gerçekten pek çok solcu başta Humeyni olmak üzere çoğu mollanın radikal tutumlarını beğeniyordu. Biz solcular İslam’ı yeni bir güç olarak görmekten yoksunduk. İran üzerine analizlerimizin, Şili veya Vietnam üzerine yapılan analizlerden farkı yoktu. Ayrıca demokrasi anlayışımız da yetersizdi. Giysileri yüzünden sokaktaki kadınlara sataşmalar başlayınca ‘yan çelişkiler’ diye ciddiye almadık bunları. Biz, ana çelişkiyi, yani emperyalizmle savaşı, ön planda tutuyorduk. Demokrasi olmadan emperyalizmle savaşılmayacağını anlayamamıştık. Kadın hakları, sendikal haklar için verilen kavga, emperyalizmle savaşın ta kendisidir. ”

Elim, yıllar sonra Nirumand’ın kitabına uzandı. İran üzerine makalelere bir göz attım. 
Çünkü Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Kadın iffetli olacak. Herkesin içinde kahkaha atmayacak” dedi. İffetten oluşan kaleye konan bir tuğla değil mi bu? 
Çünkü aynı zaman diliminde, herhangi bir ortaöğretim kurumuna girmeye hak kazanamayanların otomatik olarak İmam Hatip Liselerine kayıt olma zorunluluğu getirildi. 
Çünkü mahallelerde düz lise kalmadı; her mahallede en az bir İmam Hatip Lisesi açıldı. 
Çünkü 2002 yılında 450 olan İmam Hatip Lisesi sayısı bugün 2074’e çıktı. 
Çünkü türban hayatın her alanına girdi. 
Çünkü 4+4+4 olarak bilinen değişiklikle eğitimin gericileştirilmesinin önü açıldı. 
Çünkü İslamî mahalle baskısını her geçen gün biraz daha fazla hissetmeye başladık. 
Çünkü IŞİD, El Nusra, tıpkı vakti zamanındaki Hizbullah gibi, bırakalım başka başka yasaklamaları, aleni kafa kesiyor. 
Çünkü 10 yılı aşkın zamandır, AKP iktidar vesilesiyle toplumsal yaşam adım adım gericileştirildi, İslamîleştirildi. Burada Başbakan’dan gerici, muhafazakâr, din ve mezhep düşmanlığını körükleyen söz ve çıkışlarını sıralamaya gerek dahi yok. 
Çünkü kimi sol, aydın, seküler çevrelerin benzer akıl tutulması içinde olduğunu görüyoruz. 
Çünkü CHP’li belediyeler iftar çadırı açma yarışına giriyor, Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir başka İslami adaydan medet umuyor. 
Çünkü seküler özelliği nedeniyle kendimizi yakın hissettiğimiz Kürt hareketi iftar çadırı açmak şöyle dursun, “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri düzenliyor, “Demokratik İslam Konferansı” topluyor. 
Çünkü kamuda türbanın serbest bırakılması doğrultusunda oy veren sol iddialı siyasetçiler bulunuyor. 
Açın bakın Meclis’teki oylamalara: Zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaran kanun teklifine kim evet dedi, hangi vekiller “Kur’an-ı Kerim ile Hz Muhammed’in hayatının ortaokul ve liselerde seçmeli ders olarak okutulması” için evet oyu verdi. 
Çünkü her sabah, Ayrancı Lisesi’nin önünden Dikmen’e çıkarken, “Ayrancı İmam Hatip Lisesi” tabelasını görünce içim cız ediyor. 
Açın bakın gazete haberlerine: 4+4+4 gericiliğine karşı kim, hangi sol/sosyalist çevre canhıraş mücadele etmiş. Kim bunu bir sorun olarak görmemiş, kim önemsememiş, kim önemsese de kılını kıpırdatmamış, kim gericiliğin simgelerini “özgürlükler” bağlamında görüp desteklemiş. 
Böyle giderse, bir zaman sonra dudaklarımızdan çıkan en dramatik sözcük “keşke” olacak. 

İnönü Alpat

Bu haber ise daha da güncel: 

Nabi Avcı'dan peçe yanıtı: Provokasyon olabilir

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, ortaöğretimde başörtüsünün serbest bırakılmasıyla ilgili sorulara cevap verdi. 
13801

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, başörtüsünün orta öğretimde serbestliğiyle ilgili, "5'inci sınıf itibariyle isteyen öğrenciler uygulamadan yararlanabilir” dedi. 
Milli Eğitim Bakanı Avcı, Medya Okuryazarlığı Dersi Tanıtım Toplantısı ve Yenilikler Paneli'ne katıldı. Bilkent Otel'de gerçekleşen toplantı sonrası gazetecilerin sorularını cevaplayan Bakan Avcı, başörtüsünün orta öğretimde serbestliğiyle ilgili değişikliğin sorulması üzerine "Anaokulu ilkokul söz konusu değil. Ortaokullarda ve liselerde zaten bazı okullarda uygulanıyordu kapsam o çerçevede. 5 sınıf itibariyle isteyen öğrenciler uygulamadan yararlanabilir. Provokasyonlar olur mu? Bugünlerde bekliyorum. Birileri fotoğraflar çekmek için mizansenler kurgularlar. Geçmişte bunun örneklerini yaşadık. Ana okullarına bile çarşaflı öğrenci sokarak fotoğraf çektirenler olur. Öyle provokasyonlar yapılabileceğini biliyorum ama işin doğrusu belli bir düzeydeki öğrenciler için bunu arzu eden öğrencilerin önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Zaten ortaokullarda bu uygulama vardı. Bazı derslerde de vardı. Oradaki genişleme ortaokullarda da var” şeklinde konuştu. 

(İHA)

Üniversite okumak insanı olgunlaştırır mı? İnsanı ne olgunlaştırır?

Şu soruyu ve verilmiş yanıtları görünce yazma ihtiyacı hissettim... 

Sizce üniversite okumak hayat için yeterli midir? İnsanı, okumak mı hayat mı olgunlaştırır? 

Öncelikle bu soruya "okumak olgunlaştırmaz" yazanların büyük çoğunluğu ya okumamış ya da öğrenci. Yani zaten ya olgunlaşmamış ya da bu konuda bilgi sahibi olmalarına imkan olmayan insanlar. Tamamen, bilgi olmadan fikir sahibi olan bir millet olduğumuzu açıkça gösteriyor. 

Bence iyi bir üniversitede okumak (ki ülkemizde ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi'nin bazı bölümleri ve Bilkent dünya sıralamalarına girebilen iyi üniversitelerdir) olgunluğun doruklarındaki hocalarla karşılaşmanızı sağlar. Onlardan olgunluk almak sizin inisiyatifinizdedir. Bu tür üniversitelerdeki ders programları ağırdır, bir sürü çok zeki öğrenciyle sürekli yarış halindesinizdir. Buralardan eşek çıkmaz.

Zaten Fuzuli'nin

"Mey biter saki kalır,
Her renk solar haki kalır.
Diploma insanın cehlini alsa da,
Hamurunda varsa eşeklik; baki kalır. "

dörtlüğü de ki o soruya yanıt yazanlar bunun aslının ne ve şairinin kim olduğunu bile bilmiyorlar, Fuzuli'nin zamanına göre değerlendirilmelidir. O zamanlarda okunacak pek bir şey yoktu, imam hatip ayarındaki bir medrese diplomasından bahsediliyor dörtlükte. Diploma bilim değil ilim diploması. Bence de Fuzuli haklı; eğer bir eşek imam hatip okursa eşekliğinden hiçbir şey kaybetmeden diplomasını alacaktır.

Onun yerine günümüz Türkiye'sinin elit üniversitelerinden birinde okursanız ders çalışırken bir nevi meditasyon yapmış, kendinizi dünyevi ihtiyaç ve ihtiraslardan soyutlamış olur ve eğer varsa eşekliğinizden tamamen kurtulmuş olursunuz. Yani bu gerçek üniversitelerin kaliteli bir bölümünde okumak insanı olgunlaştırır. Bilginin yüceliğini, bilginin sonsuzluğunu ve bu vesileyle kendi bilgisinin tüm bilginin yanında bir hiç olduğunu anlamış olan kişi olgunlaşmıştır. Bunu yaşamamış olanların anlayamayacağı bir kısım bu... 
Öncelikle gerçek bir üniversitede okumak insanı olgunlaştırır diyorum ama bunun yanında hayattaki bazı olaylar da insanı olgunlaştırır.

İlk olarak çocuk sahibi olmak olgunlaştırır. Kendi kanınızdan, canınızdan bir parçanın mutlak ve tüm sorumluluğunu üstlendiğinizde olgunlaşırsınız. Çocuğa sevgi vb tabii ki verirsiniz ama ona sınırlarını şefkatle göstermek ancak olgun bir egoyla olabilir ki bu da zaten otomatik olarak oluşur. 

Hayatta başınıza gelen kötü olaylar da sizi olgunlaştırabilir.
Babasız büyür kardeşlerinize rol modeli olmak hatta ailenin geçimini sağlamak zorunda kalırsanız olgunlaşırsınız. Yine başka çareniz kalmamıştır ve olgunlaşırsınız... 

Başınıza gelen kötü olaylar, kötü deneyimleriniz de sizi olgunlaştırabilir eğer o olayın üstüne çıkıp hayatın o kötü olaydan çok fazla olduğunu idrak edebilirseniz. Kayıplarınız sizi sertleştirebilir de ki buna olgunluk demiyorum, olgunlaştırabilir de. Tamamen sizin psikolojinize bağlıdır. Bir mafya babası gibi sertleşmiş olmak olgunluk değildir, ağır davranırsınız, size saygı da duyarlar ama o saygı zaten korkudur. Sertleşmiş, iyice egosu ortaya çıkmış, ne yapacağı bilinmez çocuk kişiliğinizden duyulan korkudur. Şefkat içermeyen olgunluk olgunluk değil bilakis egoist çocukluktur. 

Sadece çocuğunuz değil, insanların sorumluluğunu yüklenmek olgunlaştırır. İnsanların sorumluluğunu çalışanlarınız olduğunda almak zorunda kalırsınız. O durumda da çalışanlarınıza her ne kadar zaman zaman size kendinizden çok daha fazlasına mal oluyor olsalar da şefkatle yaklaşmak, onların egolarını yüceltmek, onları güvende hissettirmek zorundasınızdır. İster istemez olgunlaşırsınız.

Bir sanatçı zaten olgunlaşmak zorundadır, normal insanların ulaşamayacağı hassasiyetlere ulaşmanın bir de bedeli vardır. Zaman sanatçı için çok daha çabuk geçer ki gösterdiği hassaslık daha uzun zamana yayılıyor olsun. Bu da sanatçının ruhen normal insandan çok daha yaşlı olması sonucunu doğurur. Yaş da bir olgunluk getirir tabii ki ve sanatçı hem yaşama hassas dokunuşlarıyla hem de göreceli yaşıyla olgunlaşır. Sanatçı derken akil insan, pop ya da pavyon şarkıcısı, Ferhat Göçer vb'yi ayrı tutuyorum tabii ki... 

Sanırım daha bir çok yolla olgunlaşabilir insanlar yalnız okumamak kesinlikle olgunlaştırmaz.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Nükleer Santral Patlaması Tüpgazla Karşılaştırılamaz.

Yazan: Şaman Bayyurt

Fotoğrafta nükleer reaktör patlaması sonrası Fukuşima civarında büyüyen karpuzu görüyorsunuz. Nükleer serpinti insanların genetiğini de benzer şekilde etkiliyor. "Cep telefonları, Mikrodalga Fırınlar radyasyon yayar mı? " sorusuna bu kadar kafa yorup nükleer santral inşasına hiç karşı çıkmayan insanları anlamıyorum. Soma'da devletin başından madenin işçi çavuşuna kadar bütün mekanizmanın ihmali vardı ve ihmale devam edilmesi daha iki gün önce yasallaştırıldı. İktidar partisi kömür madenlerinde yaşam odalarının gereksizliğini iddia ederek yasa önergesini bir kez daha reddetti.
nNükleer santral işletmesi çok daha pahalı ama getirisi de çok daha yüksek bir girişim. İşin komiği bu girişimin de en üst patronu devletin başı ve inşaatı yapan firma Soma'daki madenin çökmesine sebep olanla aynı. Yapılan nükleer santralin yapımı ve işletmesinde Soma'dakinin aynı ihmaller olmayacağını düşünmüyorsunuzdur herhalde. Soma'da 301 kişi öldü. İhmalcilik, sineğin kanadının yağını çıkartmacılık aynı tarzda devam ederse ki iktidardaki kişinin halktan güven oyunu öyle ya da böyle aldıkça tarzını değiştirmeye hiç niyeti yok, bu sefer 3 milyon kişi ya da daha fazlası ölebilir, on binlerce kilometrekare yurdum toprağı yaşanamaz/kullanılamaz hale gelebilir.

Bunun şöyle:
inploid.com/t/nukleer-santraller-ulkemi... 
pırıl pırıl alternatifleri varken dünya için 1950'lerde başlayıp artık terk edilen bu eski ve tehlikeli teknolojinin yarım yüzyıldan uzun bir zamanın ardından ülkemize girmesi bence tamamen gereksiz ve tehlikeli. Soma'da 301 canın ölümüne karar veren yetkili nükleer santral patlamasını da tüp gaz patlamasına benzetiyor, yani hiçbir fikri yok. Nasıl ki küçük bir çocuğun eline ateşle ilgili cehaletinden dolayı ateş verilmezse tüp gazcının da nükleer santral yapmasına, onun patronu olup onu yönetmesine ve sonucunda da yakın bir zamanda muhtemelen patlatmasına izin verilmemeli.


1264